Pazartesi, Eylül 24, 2012

Işıldamak, Kendi Karanlığına Kapılmadan...



Yıllar üzerinden giden yıllık bir döküm defterimdeyim sanki... Çünkü hep yıllardan şikayet eden bir adam var. Üstelik ne derse desin, olumlu bir şeyler olmuyor gibi görünüyor. Neyse sözün özüne gelelim.

2012 de belki hayal kırıklığı yılı denilebilir. Ama onun yerine boş yıl olarak akıllarda kalacak sanırım.

Yine son saniyede kaybedilen şampiyonluklar, Alman Konsolosluğu'nun bana yaşattığı travmatik zamanlar... İşin komiği o kadar para gitti ve insanların gazını alıp üzerinde uğraştım. Sonrasında insanların umrunda değilmiş gibi geri çekildiler. Bu yüzden de anladım ki kendi aklın dışında, başkalarına uymayacaksın. En sonunda hatırlanmasa da, hep ben "bunu demiştim" ile kalıyorum.

İnsanlar Avrupa'ya çıkıyor, ben evde yalnız kalıyorum. Arkalarından bakıyorum.

2013'te vize gelir mi sorusunu dinlemeden insanlarla diyalog kurmak istiyorum.

Acting Simulation bir yola girdi ama sonrasında nerelere ulaşır bilinmez, belki de hayal kırıklığının daniskası olacak... Olsun ben güvendiğim bir arkadaşıma emanet ettim en azından...

Bunun dışında yazar durgunluğundayım, ne de olsa çok birikmiş bir çekme hevesim var. O olmayınca da içimde patlıyor ve daralıyorum.

En iyisi bir şeyler yapmak, yoksa iddiaya girmek carpe diem bir çözüm oluyor.

Bu sefer kısa kesiyorum. hayalkırıklıkları atlasım daha fazla yol almasın. Pusulam kuzey rüzgarına doğru beni sürüklesin ki, geleceğe umutla bakayım...

Söylemeyi unuttum ama Yaşi de olmasa, bu hayat çekilmezdi. Kavga ediyoruz, barışıyoruz, çok karamsara ama o yine de gözümün ışığı... O beni aydınlığa sürüklesin, kendi karanlığına kapılmadan...






Pazartesi, Aralık 05, 2011

Kalabalığın İçinde Yalnız Kalmak: En Berbat Gece ve En Güzel Günün Ard Arda Gelmesi


Uzun zamandır buraya gelmedim. Çünkü herkes için olan bir blog olsun istedim. Bunun üzerine sinema bloğumu hayata geçirdim. Bunun üzerine burayı boşladım. Ne de olsa kendime yazıyorum. Kendim için yazıyorum. 

2011 gösterip vermeyen bir yıldı. Hala da son ayında olsak da devam eden bir yıl. Artık onun vedalaşmanın zamanı geldi. Benim 5 projemi yeni bu sene. Tatil yapamadım. Çok çalışarak hiç bir şey elde edemediğim bir yıl oldu. 

Düşünsenize yıla o kadar umutlu girmiştim ki; hayatım değişecekti 2011'de neden mi 27 uğurludur diye. Palavra! 27 uğurlu olsa da ben uğurlu değilim anlaşılan... Ya da bu zaman dilimi. 2010 - 2011... Bu yıllar beni maffetti. 

Askerden döndüğümde kendimi şanslı hissettim. Bir sevgilim, aniden karşıma çıkan işim ve hayallerimi sonuna kadar götürecek umudum vardı. Peki sonra ne oldu da bu duruma geldim. Bilmiyorum ki? İşler her zaman kötüye gittiğinde düzelir. Ancak bu sefer değişmedi. Geride kalan şu 2 yılı düşünelim. Aklımda o kadar az şey kaldı ki... Örneğin düşünelim...

2010... Rammstein konseri

2011... Iron Maiden konseri
            Sonisphere, Rock N coke, Bon Jovi, Mr. Big...
            Yaşi'ye bağlanmak...

İşte yıl değerlendirmekten çok bu sefer 2011'in en önemli anlarına işaret etmek istiyorum. 

Bunlardan birisi en kötü gecesiydi belki de... 

2 ARALIK 2011 : En kötü hisleri yaşadığım gece...

Senaryo grubuyla toplantıdan sonra boş kalacaktım. Onu görecektim. O, bal böceği... Ben koymadım bu ismi aslında, kendisi koydu. Barış Manço'nun bir şarkısından ortaya çıktı. Aklımda sadece onu öpmek vardı. Onu yanıma çağıracaktım. Bir kere öpecektim ve ayrılacaktım kendi dünyama. O da arkadaşlarıyla vakit geçirecekti. Ben dahil olmadan özgürce. 

O an yanına gitme ihtiyacı hissettim neden bilmiyorum. Oturduk arkadaşlarıyla, her şey olumlu gitti. Kakara kikiri... Kaynaşmaya çalışan soğuk insanlar gibiydik. Dışarıya sıcak göründüğümüzün farkındayım. Belki de sisteme uyum sağlamak içindi her şey...

Sonra oradan kalkıldı. Lokal diye bir yere gidilecekti. Ya da karaoke barı olduğumuz girişi dahil, paranı çöpe at mesajı veren bir yere... Ben duyunca cayılır zannettim ama "biz çalışanlar ayda bir kez adam gibi çıktığımız için, paraya kıyarız!" repliğini kulağımda tiksinerek dinledim. Tınlaması bile tüylerimin diken diken olmasına yetti. Neyseki lokal oldu mekan. Öncesinde şok geçirdim. Nerede kalacaksın diye sorulduğunda bal böceği arkadaşında olduğunu söyledi. Benim tarzım değildir. Kız arkadaşını, tanımadığım insanlarla yollamak. Bu yüzden benimle kal dedim. O ise düşüneceğini söyleyerek beni sakinleştirdi. 

Daha önce gitmediğim bir yerdi. Dans edin ya da bön bön bakın diyen küçükçe bir dans pisti ve bardan oluşan yerdi. Müzikler seksenlerin film ve pop şarkılarından oluşuyordu. Müzik olarak eğlenceliydi. Ancak yine de kendi başıma hissettim orada kendimi. Gerçekten de insanlar öylece bakıyorlardı. Aslında orada olmak istediklerine dahi emin değilim. Sadece gösterişti, ben de buradayım demekti . Belki de sevenler vardı. Fakat sevenler de, sonradan görüp gelenler de ayrı dünyaların insanlarıydı. 

Sonra seninle dans etmeye kalktığımda, başarısız dansçılığımın da verdiği yeteneksizlikle, ne olursa olsun diye benimle dans etmeyi tercih etmedin. O arkadaşınla dans ettin bir süre... Evinde kalmak istediğin altı ayda bir gördüğün o eski okul arkadaşınla dans ettin. Üstelik o da yeteneksizin biriydi dans ederken, sadece kolları daha hareketliydi. Benim suçum muydu bilmiyorum ama ayak figürlerimin görünenden daha fazla olması. O adam ise kollarıyla bir ahtapot gibi ahenkli görünüyordu. Bana bakmadın o an... Ona baktın, dans ederken eğlendiğin kişi oydu, ben değildim. Zaten onun yanında da beni hiç öpmedin. Bilmem ki ben değerli miydim gözünde? Yoksa değer veren sadece ben mi kalmıştım?

Lokal de sonunda bitti. Evlere gitme zamanıydı. Senin elin benim elimdeydi. Benimleydin. Hiç konuşmuyordun. Benimle geleceğini düşünüyordum. Sonra arkadaşın geldi. Artık gidelim. "Sen nerede oturuyorsun?" diye sordu. Ben karşıda dedim. O zaman artık sen de geç kalma git dedi. Biz de taksiye bineriz dedi. O an bal böceğini elimden almak istiyordu. Ben ise sadece bal böceğine baktım. Gözlerinin içine diktim gözlerini. Benimle gel, onlarla gitme dedim. O kadar çok sessizce söyledim ki bunu. O her seferinde gözlerini kaçırdı. Reddetti. Yüzüm asıldı, gözlerimde gelmemesinden korktuğumu ifade eden ıslak ama düşmeyen gözyaşları vardı. Onlar hep orada dururlar ama düşmezlerdi. Sonra arkadaşlarından biri taksiye binmek istedi. Yürüyemezlermiş. Ben ise gitmek istemedim. Sırf onun için yanlarında geldim. Son ana kadar benimle geleceğini düşündüm.

Takside kulağına fısıldadım, benimle gel. Onlarla gitme dediysem de... Beni üzmek için yemin etmişti kendi kendine sanki. Araba durduğunda o kadar acıklı baktım ki, yüreğim acıdı. O ise reddetti benimle gelmeyi. Bağırmak istiyordum. Sonra arkadaşlarının ellerini sıktım centilmence, iyi geceler dedim. Bu durumun centilmenlikle ne alakası vardı. Kızı kolundan tuttuğum gibi götürecektim. Yapamadım. Arabadan sinirle indim. Sadece ona veda etmedim. Bal böceğine... Kapı kapandığında camın ardından yüzüme baktı öylece, üzülme diye. Ben ise artık ne yapacağımı bilemiyordum. Başımı ona bakarak iki yöne salladım. Yanlış yaptın, bana bunu yapmamalıydın diye. Taksi önümden geçip gitti. Bir hayalkırıklığı daha olmuştu. 2011 hayal kırıklıkları yılı değil miydi zaten? Öyleydi. 

Berbat halde, dünyanın en değersiz insanı hissettim. Terk edilsem belki bu kadar koymazdı. Tek başına kalmış, bir kenara itilmiştim. Bir erkeği bir kadından başka maffedecek bir canlı yoktu hayatta ne yazık ki... Koşup bağırmak istedim yapamadım.Bindiğim sarı dolmuş boş yolda ilerlerken, hırsımı çıkarak bir şeyler aradım bulamadım. Eve geldiğim anda fırlattım telefonumu... 

O an keşke hiç yaşanmasın dedim...

***

Kötü şeyleri anlatırken uzun uzadıya anlatırken, güzel şeylerin hep kısa sürmesi garip...

***


3 ARALIK 2011: Yılın en iyi hislerini yaşadığım gece...

Onu aradım ve benimle bir doğumgünü yemeğine gelir misin dedim. O ise şaşırmıştı. Ona kızgınlığımdan konuşmayacağımı zannediyordu. Ben ise onu için mücadeleye devam edeceğimi söyledim. Çünkü yapmadığım takdirde kendim olamazdım. 

Geldi, aldım onu belirlediğimiz yerden evime gittik. Konuştuk olan bitenleri. O da pişman olmuştu. Ancak benim ona tepki göstermem gerektiğini söyledi. Gün içinde ona öfkemi kusacaktım. O kadar tekrarlamıştım ki cümlelerimi bir anda sinirim uçup gitmişti. Onu sevdiğimi anlamaını istiyordum. Sevmek bazen bildiğimiz sevmek anlamına gelmez. Çünkü senden sürekli çok hoşlanıyorum diyemezsin. Bu yüzden seviyorum dersin. Bence farklı olan sana deli gibi aşığım kelimesidir. Bu kelime şu an raflardan indirilmedi henüz. Ancak seviyordum onun bencil hareketleri dışındakileri...

Bana söz verdi. Bir daha o durumda bırakmayacağına. Bilmiyorum gerçekleştirecek miydi sözünü ama yine de ona inanmak istedim. Ben iyi oldukça o kötü olacağını söyledi. Seni bir gün terk edeceğim farkındasın değil mi dedi. Hiç biri umrumda değildi. O ıssız kadın gibi bir şeydi. Bağlanmak istemiyordu. Bağlanmaktan korkuyordu. Onu bu kadar seven bir sevgiliden korkuyordu. Tepki gösteren bir erkek onun için daha iyiydi. ben ise sadece anı yaşıyordum. Güzel geçirilecek günlerden başka neyimiz vardı ki elimizde... 

Bana karşı tutkusunu gizleyemedi ve malum dudaklar birleştiği anda ne oluyorsa o oldu. devamını tahmin ederseniz. Son aşamaya gitmeden geri dönün ama...

Güzel bir doğum günü partisi, lüks bir restourant, canlı müziğin en yakın masa, arkadaşlar ve yanında bal böceği... Harika vakit geçirme, şarkılar söylemeceler... Muheteşem geçen bir gece... 

Sonra fokurtuda nargile... Yine dostlar insanlar... 

En iyi dostun kız arkadaşını evine bırakacak diye beklerken, sen bir şey demeden onun seninle kalmak istemesi... İşte o noktada mutlu olmak... 

Karanlık bir odada, yatağın üzerinde en dipteki duvara başını yaslayan iki beden... Yüzlerini bilgisayarın beyaz ışığı aydınlatıyor. Çok pastel bir renk var etrafta, gözlerin kapandı kapanacak, güzel müzikler çalıyor bir yandan da... Birbiriniz hakkında konuşuyorsunuz. Birbirinize dokunuyorsunuz. Sevişiyorsunuz... Beraber uyuyorsunuz... Bu sefer kaçan yok.. herkes rahat... Sabah da baş başa kahvaltı, öncesinde de yatakta pineklemeceler... mutlu olmak için çok da fazla şeye gerek yok... 


2011'deki tek gol değil belki ama ilk kez direkten dönen bir topum var. Bu yüzden de ilk futbolumuz ümit vaat ediyor. Gol belki gelecek sene gelir... bu sene bitse de kurtulsak...







Salı, Ağustos 30, 2011

Seçenekler


İnsanların önüne seçenekler verilir çoğu zaman. Bazıları "yeterince seçeneğim yoktu" der. Bazıları "bana seçenek verilmedi, ama bu haksızlık" der. Haksızlık aslında başaramayanların kelimesidir. Herkese az da olsa, çok da olsa seçenek verilir. Bu seçeneklerin doğru olanını bulması istenir. İnsan bu! Hata da yapar, doğruyu da... Bazen de boş bırakır. Böylece şansının gözünün önünde yok olmasını bekler. Bu yüzden de beklemek için önce bir şeyler yapmalıyız öyle değil mi? Aksi takdirde boşuna beklemiş oluruz. Seçenekleri yanlış yerlerde arıyoruz demektir. 

Örneğin bugün karşılaştığım biri, eski dostlardan biri... Uzun zamandır görmediğim kişilerden. Samimi değildik o yüzden. Tam bir sinema fanatiğidir. Bu yüzden de onun açısından düşünmeye başladım. Sinema ile uğraşan birinin en üst noktası ne olabilir? Özellikle de izleyicilikten öteye gitmek istemiyorsa? Bana geldi ve bu alışveriş merkezindeki sinemanın müdürüyüm dedi. O an anladım ki, belki istediği en üst noktalardan birindeydi. Bu kadar üst noktada bir adamla karşılaşmak, beni heyecanlandırdı. Hedefine ulaşıp bir yerlere gelmişti. Ben de kendime baktım ve çabalamazsan olmaz dedim. 

Zaman kimseye adil davranmıyor. Zalimce yaşların ilerlemesini bekliyor. Bu yüzden de seçenekler daralmadan, en çok seçmeli zamanlarımızdayken, en iyi seçenekleri bulmalıyız. Böylece zarı attığımızda ne geleceğini biliriz. İşimiz şansa kalmaz. Tamam şans da önemli bir şey. Lakin insanlar kendi şanslarını kendileri yaratırlar. Bu yüzden de bir şeylere konsantre olmalıyız. Yoksa göbekli, tembel adamlara dönüşürüz. Yani şu an benim olduğum gibi. 

Her şey birbirini tetikler. Ama tetiği çeken kimdir? Buna zaman belirler...

İyi bayramlar...

Cuma, Ağustos 26, 2011

Yaklaşamamak...

İnsanların kafasında çok sevdikleri kişiler, barınabilir görmeseler de. Uzun zamandır yok olanlar bile. Şimdi ise canlandı. Kalbimdeki boşluk döndü. Rüyalarımda kovalayan birileri var. Dönüp dolaşıp peşimde, arkama bakmaya korkuyorum. Ya o çıkarsa diye. 
Çok tuhaf bu zamanlar benim için. Çünkü onu görünce heyecanlanıyorum. Çok özlüyorum. 
Geri gelir mi diye düşünmeden edemiyorum saf bir çocuğum. 
Rüyalarımı uzatıyorum, seni görmek için sadece. 
Benim güzel kızım... Benim tek aşkım... Sen değilsin dediysem de, hep sen olacaksın. 
Yerini doldurmak isteyenler oldu. Belki de olacak. 
Bir insan ne kadar daha bekleyebilir. Seni doldurmak için. 
Belki de, insan sadece bir kez aşık olur. Diğerleri teferruattır. 
Belki de öyle.
Seni hala çok seviyorum. 
Özlüyorum. 
Her sene sana dönüp, rüyamda seni gördüm diyorum. Sen de yine mi desen de, bitmiş duyguların orda. 
İnsan eski sevdiğine platonik olur mu?
İlişkimiz eskidi. 
Belki senin duyguların da. 
Benim taze sevgim var ama...
Sen artık onu umursamazsın. 
İstemezsin. 
Zaten görünüşüm de kötü. 
İyiyken terk ettin.
Bense sevdim seni. 

En kötü şey: sevdiğim halde sana yaklaşamamak...
Beni öldürdün. 
Beni güldürdün. 
Benim olduğun zamanlarda en mutlu hep bendim.
Bendim...
Bendim...
Bendim...

Perşembe, Ağustos 25, 2011

Berbat Bir Zaman Üzerine...


Muhtemelen insanların daha berbat zamanları olmuştur. Ancak benim en berbat zamanlarım genelde tıkandığım zamanlardır.

Tıkanmak...

Yazamama, okuyamama, üretememe durumu...

Benim için hayatın en önemli konularından biri bu meret. Üretime alışkın bir bünye için tamamen yıkıcı bir şey.
Bu ay özellikle çok boş geçti.

Gürke geldi. Çok güzel hep kalsa keşke... Ancak kendi iç dinamiklerime baktığımda, aslında hiç bir şey iyi değil.

İş konusunda örneğin belki de hayatımı kurtaracak fırsatları kaçırmak üzereyim.

Bulduğum anime konseptini icraate sokmak için son şansım olabilir. Elimi çabuk tutmam lazım.

Hazırladığım filmimi değerlendirmesi için göndereceğim kişilerin son tarihi geçeli aylar oluyor. Olsun belki de onlar bana yine de evet derler. Bilemeyeceğim. Bu filmi çekmem gerekiyor başka çaresi yok gibi.
Neyseki öykü kitapları var. Yoksa hayata nasıl tutunurdum ki?

Kız arkadaş edinmede de son dönem çok başarısızım. Düşünün bir kilo aldım, artık kimse beğenmez. Zaten beynimi beğenen kız var mıdır şüpheliyim. Vardır kesin ama o da benimle ilişkiye yelken açmaz. Üff çok loser oldum.

Futboldan da soğudum bugün...

Her şey bok gibi.

Bu zamanlar berbat zamanlar...

Umarım yok olurlar ve içimdeki bastırılmış öfke son bulur, yoksa ben patlayacağım!

Boom!

Çarşamba, Haziran 22, 2011

Tek Gecelik İlişkilerden Nefret Ediyorum!


Nasıl bilirsiniz, insanlar hep şunu derler: o kızla tek gece geçirsem süper olur. Şu ne çakılmalık kızmış vesayre... Tabirler biraz argo biliyorum ama kimse okumuyor nasılsa. Neyse işte ben öyle diyemiyorum. Çünkü tek gecelik ilişkilere katlanamıyorum. Nasıl bir durum öyle ya... Tavana bakıyorsun ve kaçacağın zamanı bekliyorsun. Hatta tek gecenin sonunda belki de beş kuruşun yok cebinde ve nerede olduğun bile belirsiz. Sonuçta gece gelmişsin taksiyle ve bulunduğun ev bir yabancının evi. Tamam seks güzel olabilir ama kızdan yeterince hoşlanmadın ve bunun bir ilişki olmasını beklemiyorsun. Ne boktan durum!

İşte o anlarda diyorsun ki, seviştin ne oldu? Ben seviştikten sonra o kişiyle uyandığımda yüzüne gülümsemek isteyen kişilerdenim ve böyle tek gecelik ilişkilerde yapmacıklaşıyor olay. Sadece o kaba tabir ortaya çıkıyor: Çakıştık bitti. Bu mu? Evet! O halde ben çekip gideyim. Bana ters geliyor bunlar.

İlle seks temelli ilişkin mi olacak? O halde fuck buddy diye bir şey icat edilmiş. Devamlı biri ile çakışın. Bir gün bir taraf rahatsız olursa bitirirsiniz ve olay çıkıp gider. En azından o gerilimli tanımadığım insanın evinde ne yapıyorum olayı olmaz. En azından kendi adıma konuşursam...

Ben sanırım hep uzun ilişkilerin adamı oldum. Bunun zorluklarını yaşıyorum. Tek kişi ile geçirilen ilişki, sevgiye dayanan dokunuşlar, sevişmeler, seks bana daha tutkulu, daha afrodizyak, daha evimde hissettiriyor. Böylece sanki işler daha yolunda gidiyor. Zaten benimle birlikte olan kişiye de pek sorun yaratan biri değilim. Ya benden sıkılırlar, ya da ne biliyim karşı taraf bir neden bulur. Bulamazsa da zorla benim bulmamı sağlayabilirler. ne diyorum ben? Sözün özü bence bir şeyler paylaştığın, onu görmekten mutlu olduğun, gözlerinin parladığı ve arzuladığın kişi bu tür ilişkilerden çıkıyor.

Tek gecelik ilişkiler ne biliyim çekici gelmiyor bana. Belki de piç olmayı beceremiyorumdur. Bilmem...

Belki de hiç bilemeyeceğim...

Salı, Mayıs 10, 2011

2011: Hayal Kırıklıkları Yılı


Bu yıl çok fazla ümitle başladı ve bunun neticesinde çok fazla hayal kırıklıkları yarattı.

İş konusu tam bir fiyasko zaten. Çok fazla çalıştım, işlerimi zamanından önce yetiştirdim. Yaratıcı oldum ama sonuç yine sıfır. Yapımcılar mı desem, aracılar mı? Hangisi bilmiyorum ama birilerini işini yapmıyor ve olan çalışan insanlara oluyor. Benim suçum ne ki şimdi? Bunca işle uğraşıp, hiç para kazanamayan adam olmaktan mutluluk mu duyuyorum! Çok tuhaf bir yılsın 2011... İnsanın her an bir şeyler olacak diye umudu var ama canlı bomba misali her an da patlayacağını düşünebiliyorsun ki, hep öyle oluyor. Sayalım hemen...

1 - Kanıt
2 - Suç Peşinde
3 - Psikolog

Beş ay içinde patlayan 3 proje... Buna ek olarak hala ümit vermeyi sürdüren insanlar var. İşimiz iş bile gündeme geldi ve patladı. En azından o patlamadan yara almadım ben. Bu kadar yaradan sonra ölmüyorsam, güçlenmem lazım ama bir türlü olmuyor.

Diğer konuya gelelim hemen bu sene kadın - erkek ilişkileri için de son derece umutlu bir yıl ama patlamaya da müsait yine. Bakınız son bir ay içinde 3 ayrı kızla buluştum ama sonuç yok yine. Ben de mi sorun var onlar da mı bilmiyorum.

Pınar hadi patlmaya müsaitti, Zeyno ümit vericiydi ama her şey de yolundaydı olmadı o da sanki. Muallakta hala. Yasemin çıktı bakalım, hayırlısı ama o da müsait patlamaya. Ne olacak halim bilmiyorum.

En zayıf halka dediğim adamlar bile benden daha iyi konumda. Sonra web işleri de boktanlık boyutunda. Dilek sitesi dedim, varmış benzeri büyük aptallık. Diğer harita konsepti de öldü. Şimdi riot fantzeisi var ama o da patlayacak gibi. Buradan da patlak üçlü çıkmış bile.

Yıllarca Iron Maiden gelsin dedik, onu da minicik alana hapsettiler, al sana başka hayal kırıklığı. Judas geliyor diye sevindim, heriflerin gitaristi ayrıldı. Bon jovi konseri tek başına çıktı... Bu ne ya, şans mı yok, her şey mi ters gidiyor?

Spora da iyi başlamıştım patladı. Herkes için dua edip, kendimi hiçe sayınca böyle oldu sanırım.

Berbat oluyor her şey...

2011... Hayal kırıklığısın, en azından ilk 5 ay itibariyle...

Salı, Ocak 18, 2011

Yeni Yıl, Spor, Atölye ve Gülümseten Sürprizler...



Yeni bir yıl demek... Başladı bile... Çok da ilginç başladı aslında. Harıl harıl çalışan dört kişi... Biri gitti. Üç kişi kaldı. Sonrasında ise yetiştirilmeye çalışılan bir senaryo... Tam kutlamaların başladığı anda "dışarıda neler oluyor ya, bu ne gürültü böyle" diyen şaşkın ben... Yeni yıla çalışarak girdim, o halde çalışacak mıyım tüm yıl? Keşke öyle olsa...

Gerçi ilk umut parçacağı ile başlayan bu senaryo seansı en sonunda yine ilk hayal kırıklığı ile sonlandı. Neden bize versinler ki işi değil mi? Yılbaşı günü kendini parçalayan bir grup insan... Önemsizler... En azından bize böyle hissettirdiler ve yine yenildiğimizi anladık. Çöktük mü, hayır. Mücadeleye devam ediyoruz. Darısı "Kara Dul"'un başına. Belki de bizi yükseltecek olan proje oydu bilmiyorum. "İşimiz iş" de bu rüzgardan yararlanır mı dersiniz? Keşke derim...

Sonra yeni yılla birlikte spor hayatımız devam ediyor sadık dostumla. Bir gün kondisyon, diğer gün ağırlık... Başta her yer ağrılıydı ama sonra vücut alıştı. Gerçi henüz çok etkisi gözle görünür değil. Bakalım ilk testler sonucunda gerçeklerle yüzleşmeye hazır mıyız? Zavallı anneciğimin ağrılarına rağmen yaptığı güzel yemekler yüzünden tam rejim olayına geçemedim. Zaten spor salonunda bahsedilen yemek türü de bana göre değil. Her 2 saatte bir yersem ben çok şişerim. Ne de olsa çok öğün yiyen bir adam değilim ben. Çorba işine girmek lazım. Ne diyorum ben ev hanımları gibi oldum. Napalım göbeğimizle sevsin biri beni. Beni "ben" olduğum için sevsin. Nasıl göründüğüm ya da ileride olacak paralarım için değil...

Atölye de hayatıma eklenen yeni bir renk...Nasıl desem okulu özlemişim. Üstelik bu okulda çalışırsam hedeflerime hayallerime de biraz daha yaklaşabilirim. Şebnem Dönmez'e de hayalimdeki soruyu soramadım. Sorarım elbet değil mi? Bazen sormak güzel bir şeydir. Oradan bakalım bize de ekmek çıkacak mı?

Dostuma da sancılı bir doğum günü düzenledik Erko Yaşaro ile... Neyseki altından kalkabildik aksiliklere rağmen. Onun mutlu olmasını sağlamak önemliydi. Başardıysak ne mutlu....

Güneş yüzlü kız... Bazen çok uzaklardan aniden çıkıp gülümsememe neden oluyor. Ancak belki de onu hiç göremeyeceğim bir olasılığın içinde, bunu bilmemem ama hala umut etmeyi sürdüreceğim. Çünkü herkesin umut etmeye ihtiyacı var.

Bakalım yeni yıl bana hayatıma, ruhuma ve beynime iyi gelecek mi? Projelerim hayata geçecek mi? Tembelliğim yok olacak ve film, social network ve iş olayları yerine oturacak mı? En önemlisi de kalbimin kilidini birisi açabilecek mi?

Yeni yıl hoş geldin...

Cuma, Aralık 17, 2010

Umut: Her Bünyenin İlacı



Her gün bir umut gibi. Bugün de bir umut, yarın da bir umut... Genelde yıl sonu aktivitesi falan gibi bir şey umutlanmak. Bir de şu burç olayı var. Bu yıl koçların yılı, bu yıl burçların yılı... Hayır, bu yıl cesaret edenlerin yılı olacak. Yoksa yıllar yılları kovalar. Hey sen cesaret et artık.

Hayataımı biraz değiştirmeye karar verdim. Yeni yılda umutlanabilmek için. Örneğin spor salonuna yazılıyorum. İşler yolunda gitmiyor, bari spor yapıp vücuduma bir şekil vereyim dedim. Fena mı hani diye. Ödeme planları zorluyor beni ama yine de hoş bir yerdi orası. Bakalım yarın kabul ettirtebilecek miyim kendi ödeme stilimi? Belki de niye olmasın.

Bunun dışında yapımcılık atölyem başlayacak yıl başında sanırım. Mükemmel bir kadın var başında. İnsana pozitif elektrik saçıyor. Umarım hayatımı değiştiren kadın olur. Çünkü bazen de her başarılı erkeğin arkasındaki kadın, sevdiği kadın değildir. Ona yardım eden kadın da olabilir. Kimbilir, yeni yılda göreceğiz. Bunun dışında film festivali var. Bakalım onunla ne yapacağım. Bu kadar parasızlıkta azıcık iki kuruş ile yetinmeye çalışıyorum. Umarım istediğim şeyler gerçekleşir de üç kuruş kazanmaya başlarım.

Tabii umut demişken, birkaç yer ile konuştum. Radyo işi olursa süper olacak. Konuşarak para kazanmak rüya gibi haha... Yanımda da Mayko'm olursa mükemmel olur bence. Bakalım oradan da bir umut sönecek mi yoksa yücelecek mi?

Sonra bir de en umutsuzlardan biri de senaryo olayı... Nasıl satılacağı hakkında fikrimiz yok ve umutlar tükeniyor neler olacak acaba.

Yeni yılda umutlanmak istiyorsam, senaryoları bitirmem lazım. Çünkü onlar benim güçüm, hazinem ve rüyam...

Cuma, Aralık 03, 2010

2010 Biterken...



Bir devrin sonu geliyor. Ümitsizlik, boşluk ve belirsizlik yılıydı benim için.

Nasıl desem hiç rahat olamadım adam gibi. Tatile zoraki çıktım, rahatlatıcı değildi kesinlikle, yani en azından etkisi kısa sürdü. Hep umut ettiysem de karşılıksız kaldı yıl.

Yılın ilk yarısında daha umutluydum. Her şey ikinci yarı düzelecek gibiydi ama bu yıl düzelmeyecek kadar gaddar çıktı.

Eski kız arkadaşım, resmi olarak eski kız arkadaşım oldu. İçimde bir umut vardı hep ama o bu umutların yersiz olduğunu açıkça söylemiş oldu. Halbuki yılın ilk yarısında o bile dayanamayacak gidiydi sanmıştı, halbuki bana değil, başka birini bulmamaya dayanamıyormuş. Olsun kısmet. 1-0

İş bakımından rezil bir yıldı adeta. Senaryo ekibimiz projelere dönülmemesi sonucu bozguna uğradı. Yıl içinde sadece hiçbir yerde satılmayan mizah kitabımız çıktı ki, onun telifini de hala alamadık. Çok üçkağıtçı ile tanıştık. Bizlere birer tecrübe oldu. Bu açıdan iyi gözükse de resmen bu yıl para kazanamadım adam gibi. Orkun'un ünlü olmadan önceki dönemi gibiyim. Kimbilir bu daha ne kadar sürecek... 2-0

Yeni birileri de olmadı. İhtimaller hep uzak ihtimal oldular. Ben umutlandığımda onlar kastetmediklerini gösterdiler. Sonuç olarak boş ve boş kalpler mutfağındaydım. Yemekleri sadece kendim için hazırladım, tek porsiyon, tek servis. 3-0

Sevdiğim kişiler öldüler hep. Ronnie James Dio, John Hughes, Dennis Hopper, Leslie Nielsen, B. Murphy ve başka birkaç isim daha... Üzüldüm. 4-0

Tabii bu sene çok güzel filmler ve konserler izledim, bu da artı bir nokta. 4-1

Teknik olarak skora baktığımızda 4-1 yenildim işte. Dört bir yandan yenildim bu yıl. Üstelik henüz bitmemişken. Umarım 2011 hayal ettiğim gibi olur ve sonunda hayallerime biraz daha yaklaşırım.

Defol 2010 artık!

Pazartesi, Ekim 25, 2010

Fırtınaların İçinde Nefes Almaya Çalışmak


Nefes almak güçleştiğinde, bunu ille de tıkalı burnun üzerine atmak gerekmiyor. Çünkü her halt kötüyü işaret ediyor ve seni boğuyor. Hayat bir kravat sanki. Boynunda gittikçe sıkılaşan.. Belki de öyle. Çünkü ben her nefes almaya çalıştığımda bir anda darbeler geliyor.

Bana demişti pembe, ne zaman nefes almaya başladığımda bir yerden bir sorun ya da eski sevgili çıkıyor diye. Evet artık adım böyle bir şey: Eski sevgili...  Artık ne desem önemsiz onun için, önemli gibi göstermeye çalışsa da. Son dönemde onun siyahlaşmasını istiyordum ama bana denk gelmedi işte. Güzel de olmuş kerata pembe. Ancak onun için güzel bir anı olarak kalacak olmak bana koyuyor. Çünkü onun için hep değişilmez değerli bir şey olmak istedim. Sonuç ne? Sorun çıkaran bir asiden başkası değil. 

Bugün iyi arkadaşlarımdan biri güzel dedi. Bazı kızlar serserilerden hoşlanır. Yani bizlerden. Belki de öyle. Ancak ben sanırım o tür kızları seven biri değilim. Benim hoşlandığım kızlar mal heriflerin peşinden sürüklenmeyi seviyorlar. Sonra da bana gelip aa bu böyle oldu, şu bana şöyle yaptı diyorlar. Ben de içimden salak diyorum. Niye hep aynı şeyi yaparsın ki, ben defalarca sana söyledim bunları. Kendine saygın olsun biraz. Ben de salağım tabii, her defasında insanlara teselli eden benim ama ben mutlu olmak isteyince yanımda olan onlar değil. Sadece sadık dostum Eren ve ailem yanımda oluyor ki, onlara da bir şeyleri pek hissettirmemeye çalışıyorum. Sanırım gerçekten değer vermek, başkasına hissettirmemektir. Ama eğer o insan can sıkmaya başlamışsa üzerine gidiyorsun ve her şeyi maffediyorsun. Uff ki uff...

Bir yandan işsizlik sorunları ve ertelenen hayaller. Aile baskısı da artınca yapacak bir şey yok. Para gerekiyor. Yoksa nereye kadar?

Kız arkadaş yapsam ona da para yetiştiremem ki... Ama duygusal olarak çökmüşüm. Kimin umrunda ki, kendim dışında.

İnsanların hayatları sıkıntılarım var dese de çok rahat aslında, benim şu ana kadar iyi dostlarım ve ailem dışında şansım yaver gitmedi. Ama hayallerim için sonuna kadar savaşan biriyim ve bu yüzden sonuna kadar zorlayacağım. Hayalkırıklığı yaşamak istemiyorum. 

Nolur yardım et hayat?

Borcumu sonra ödeyeceğim söz...


Perşembe, Eylül 23, 2010

Kader... İnsanı Kemiren Kader...


Bir yerlerimizden bir şeyler eksiliyor. Fark ediyoruz ya da umursamıyoruz. Bu da umarsızca kabullenişimizi bize işaret ediyor. İnsanı kemiren her detay belki kaderimizin biçilmesine sebep oluyor. Bu da belirlenmiş bir yaşamı ayaklarımıza sunuyor. Ayaklar soğuk yere değdiğinde irkiliyorsunuz, belki de biraz tüyleriniz diken diken oluyor. Ama kimin umurunda ki dünya, değil mi?

Tindersticks konserine erken gitmek güzeldi belki ama o anki boşluğu dolduramadı emin olduğumuz şeyler. Örneğin sadece grup için gittiğimi düşündüm ama aslında sadece onun için değildi. Birileriyle tanışmak da nedenlerden sadece biriydi. Belki de farklı tanışmalar. Örneğin eski ve unuttuğunuz birini görüp, birkaç cümle kurarken aslında birbirinizi fark etmediğinizi anlamak ve kaderin bir cilvesi... Bunu istemek de bir amaca hizmet ediyor işte: Kader...

Nitekim istenilen her şey de oldu. Örneğin unutulan biriyle karşılaştım ama o an içimden ne geçiyorsa artık muhabbetten çok karşı tarafın monologlarıyla oluşan kelimeler serisi hakimdi konuşmaya. Bakışlarım sanki onu tanımamış gibiydi ki, ilk anda tanımadım da. Çünkü kızımız zayıflıktan ölüyordu. Kelebek olmadan önceki tırtıla benziyordu. Ben o an tırtılı istemedim. Tırtıl beni istedi mi? Hiç bir fikrim yok. Peki eskiden onu ister miydim? Sanmıyorum, istediğim kişi o değildi. O yüzden de onu hayal kırıklığına uğrattım.

Diğer bir alternatif ise görüştüğün birisiyle anlamsız bir dakikayı anlamlı hale getirmek... Bunun olası olması düşük ihtimal ama neden olmasın ki, hayatta her şey mümkün değil midir? O an olacak gibidir. Baş başasındır, eğlenceli vakit geçirdiğin bile söylenebilir. Sana kocaman gülen bir yüz vardır. Tabii gülen yüz, aslında seni hep komik bulan birisi de olabilir. Kadınlar komik görünen ciddi erkekleri mi, yoksa ciddi duran komik erkekleri mi severler? Belki de ikincisi olmalı... Bunu bilemem ama sonunda her şeyin yolunda gitmediği ortaya çıkar, çünkü arkadaşım diye bahsedilen kişi kızın beline sarılır, aniden ortaya çıkarak. Böylece tüm mitler ve zamanlar değişir. Dersin ki kaderlerimiz kesişmiyor. Bakın yine kader...

En sık rastlanabilecek ihtimal ise elinde bira şişesi bulunan yalnız bir kız... Tabii onun yalnız olduğunu da tam bilmiyorsun. Sadece yanına gidip konuşman lazım. Olabilirsen, biraz da esprili ve sempatik... Tabii güzel bir gülümsemen varsa bunlara da gerek kalmayabilir. Tabii kimin gülümsemesi güzel, insan nasıl anlayabilir ki? Risk de olsa denersin şansını. Ya da tokatlanırsın ama şansını denemiş olursun, tam tersi olduğunu düşün. O ihtimalsizliğe göz kırpan ihtimal senin yanında zafer dansı yapıyor. Bu yüzden denemekten sakınca çıkmaz. Ancak işte ne oluyorsa o anda oluyor işte. Hiç çekinmeyen piç eleman o an biraz aksamaya başlıyor. Diyorsun ki içinden, o da hoşlansaydı yanında olurdu. Bu yüzden de kılını bile kıpırdatmıyorsun. Belki de başka fırsat olmayabilir hemen dene diyorsun içinden. Fakat olmuyor. O anda sızlanmaya başlıyorsun ve içinden neden hep ben gitmek zorundayım. O gelsin, pas versin biraz bana. Bunda eski deneyimlerdeki fiyaskoların da katkısı yok değil. Özgüven o anda kendini anlamsız bir megolomanlığa bırakıyor. Kız devamlı yaslandığı direkleri değiştiriyor. Bardan, masaya, masadan sahne önüne geliyor. Sen de yavaş yavaş ona kayıyorsun. Bir şeyler diyebilirsin ama ağzından çıkacak her kelime kızı itecek gibi hissediyorsun. Neden direkt dudaklarına yapışmıyor ki diyorsun ve sonunda zaman akarken araya insanlar giriyor ve o kız da elinden kayıyor. Ve diyorsun ki kaderimde yokmuş. Kaderinde ne var peki o zaman? İlle romantik bir anla dolu bir tanışma mı olacak? Belki de iki lafladıktan sonra o kızı yatağa atmalıydın ve sevişirken kıza bir şey duyacaktın. Belki de buydu senin için uygun olan. Ama nitekim kader engel oldu öyle değil mi?

İşte bundan sonrası tamamen doğaçlama bir hal alıyor. Eğlenceli bir konser insanı olduğunu kanıtlıyorsun. Şarkılara eşlik ediyorsun, çalan grubu memnun etmek pahasına sonuna kadar avazın çıktığı kadar bağırıyorsun.  Aptal espriler yaparken, bir yandan da şarkılara kendi eklentilerin olan bölümler ekliyorsun. Grup elemanlarıyla bağ kuruyorsun. Yanındaki topluluk zaman zaman senden bahsediyor, zaman zamansa ne aptal adam diyor. Senin ise hiçbir şey umrunda değil. Kendini müziğe bırakıyorsun ve bazen gecenin sürprizlerinden biri karşına çıkıyor. Eline sürtünen biçimli ve seksi bir kalça... Hoşuna gidiyor, kız da sesini çıkarmıyor. Sende avuçluyorsun kalçayı. Hatta içinden kızın boynundan öpmek geliyor ve daha anlatılamayan çeşitli fanteziler... Aman kaderin işgüzarlığına bak, aklından geçirdiklerini yapamıyorsun. Sadece kızın sana sürten şeyleri ile idare ediyorsun. Belki de göz göze gelirsiniz ve devamı gelir diye. Ancak eğlence aklında, belki de olması gereken bu...




Çarşamba, Eylül 01, 2010

Doldurulamayan B O Ş L U K lar Dükkanı

İçimde bir boşluk var. Kişisel olarak mutlu sayılırım ama bu boşluğu oluşturan nokta kalbim sanırım. Çünkü artık sevebileceğim birilerini bulmam lazım gibi. Ancak kimse karşıma çıkmıyor ki? Ben beğensem, o benden hoşlanmıyor. Ya da başka yerlere göç ediyor. Başkası beğense, o benim aradığım insan olmuyor. Bu son seçeneği daha önce denedim ve uzun bir ilişki oldu ama yine denemek içimden gelmiyor. Bu yüzden ne olacaksa karşılıklı olmalı... Ne ben çok uğraşayım, ne de o çok donuk kalsın ve beni istediğini belli etsin. Tıpkı daha öncekilerdeki gibi.

Mesela benim küçük aptalımdaki gibi, bana kocaman parıldayan bir gülümseme atsa bana ve ben o an feleğimi şaşırsam. Böylece hamle yapma ihtiyacı duysam.

Ya da 2b'deki gibi yanımda çaktırmadan bakışlarda bulunsa, sıcak bir elektrik alsam ondan. Yavaş yavaş zengileşen bir ilşki haline gelse...

Dört nokta gibi olmasa, o çok karmaşıktı. Yani belirsizliklerden hoşlanmıyorum ki, ben daha olgun bir ilşki olması taraftarıyım bu yüzden.

Veya aniden olmalı pembedeki gibi. Çok aniden başlayan bir ilişki, sen bile ne olduğu anlamıyorsun ve kendini bırakıyorsun kanatların el verdiği doğrultuda. Bazen kaybetmek kendini, son derece istenilen bir olgudur. Bu yüzden de kaybetsem kendimi onun duruluğunda yüzen kağıttan bir kayık misali...

Yeni bir tarz da olabilir tabii ki ama yeter ki olsun. İçimdeki boşluk, dönüşse içime sığmayan bir doluluğa...

Yaz biterken sonbaharda romantizm dalgaları esse fena mı olur?

8,5 - 9 ay çok uzun zaman gibi...

Yeni bir aşk ile yükselsem iş olarak da ve döngü yerini doğrulmaya çevirse...

Pazartesi, Haziran 21, 2010

Saklambaç Oynarken...



Saklambaç oynarken mesele ebelenmek değildi, ya da saklanmak. Daha çok ebenin yerinden ayrılmasıydı. Böylece sen önce gidip onu ebeleyebilirdin. Şimdi ise insanlar saklanmaya çalışıyor ki, ebe onları bulmasın. Ya bulurlarsa...? Kaldıramaz mı insanlar bu yükü? Belki de kaldıramaz kim bilir.

Bilmiyorum bu nereden aklıma geldi. İşin özü aslında yaz geldi. Üretimden yoksun ama aklında tilkiler dolaşan birisi olaraktan. Yaz için birkaç dileğim var sanırım. Yeni uzun soluklu bir ilişkiye başlamak... Peki nasıl biri olmalı bu kişi? Beni hiç bırakmayı aklından geçirmeyecek ve gözlerine baktığımda kendimi görebileceğim. Benim kusurlarımı bana hissettirmeyen ve aklından geçirmeyen biri. Daha çok bana destek olacak ve çulsuz olduğumda dahi bana destek olacak ve bana inanacak biri. Gece hayatına düşkün olmayan ama arada havanın iyi geleceğinden benimle yeniliklere açık biri. Bunun yanı sıra ek özellik olarak esprili, anlayışlı, zeki, ne yapmasını bilen, becerikli ve çok güzel gülümseyen biri... Öyle bir gülümseme olsun ki, beni cennete götürsün bu gülümseme. Çok mu şey istiyorum. Ya da maziye baktığımda kısaca pembenin bana tapan ilk dönemleri gibi, kırmızının beğendiği gibi, mavinin sinemadaki bana bakışları gibi ve sarının tartıştığımız bir gün kulağıma fısıldadığı gibi... Sanırım benim dışımda bu tanımı kimse anlamaz. Gerçi artık onların yeni insanları var. Onlar da kendilerince anlayacaklardır ama benim gibi anlayamazlar. *:)

Diğer bir dileğim ise sonunda turnayı gözünden vuracak bir iş demeti... Artık insanlara uğraştığım şeylerden bahsetmekten bıktım. Artık para kazandığım şeylerden bahsetmek istiyorum. Sonra Eren'in askerlikten kurtulması.... Bunun dışında konserlerde çok eğlenmek ve güzel anlar yaşamak en büyük dileklerimden. Lüks olur ama kanaryanın da adam gibi transferler yapmasını arzuluyorum. Böylece babam da digitürk e geri dönebilir. Belki tabii... Umarım kırmızı masive i ayarlar. scorpions ve ozzy e bilet de alacak para olur.

Yaz geldi...
Gürkan gelecek...
Tatil her gün zaten, ne de olsa deliye her gün bayram...

Her şey iyi gider ve artık ebelerim. Yaz dileklerim bu kadar sanırım....

*:)

Bu sene de doğum günümde mucize bekleyeceğim, bakalım olacak mı?




Çarşamba, Mayıs 19, 2010

Yalnızsan, Yalnız Olduğunu Bilirsin.



Uzun zamandır düşünüyorum. Kelimeleri ve beni ben yapan başka kimi? Yalnızlığa alışılıyor zamanla. Dürtüklerken bedenini sivri ucuyla. Biliyorum dersin, aslında bilmezsin. Bildiğini de unutursun. Yalnız kalmak... Yok olmak demektir. Bu yüzden olmasın kimse yapayalnız hiç. Aylar geçiyor. Oldu baksana 6 ay... Yarım yıl... Sevişemezsin. Öpüşemezsin. Koklayamazsın. Dokunamazsın. Sadece hayal edersin. Bazen düşünür durursun. Sızlanırsın, ağlarsın. Bahsedersin dudaklardan...

Küçük düşler içinde anlatamazsın derdini kendine. Kırılgansın, anlatılamaz bir anlamda. Kurulamazsın, çalmaya ve uyanmaya. Artık bazı şeyler çok gücendirir seni. İçinde bulunduğun kapısız ev bile, çıkmanı engellemeyemez. Çünkü sen, sen senden çıkmazsın. Çıktığında da hep yalnızsın. Buruk bir heyecan var içinde, zamanın kaybolduğuna dair. Yaşlanıyorsun. Başaramadığın çok şeyler var.

Nasıl anlatılır ki, derdinin dermanını bulamadığını, bulduramadığını. Küçümsenen her düş, bir gün ağlar. Göz yaşları bir bardak suya dönüşünce, içersin umutlarını. İçine doğar, güneş ve sen. Ummacılık bir oyun değil. Oyun olan sensin. Kendine bakınca baktığın o insan, sen değilsin. Ama sen olabilirsin. Kimse düşünmez, sen de düşünebilirsin. Bittiğini artık kafandan çıkarmamayı sürdürürsen, göremezsin önündeki papatyayı. Papatyan olsun diye.

Bazen bir dostun düşer bir kavonoza. Kurtaramazsın. Camların kırılmasını ya da kapağın kapanmamasını. İstersin. İstersin... Kimse bilmez ki, sen o değilsin, sen ikiliksin. Sen hep düşünebilirsin. Bazen hayal gücün bile tıkanmasa da, ilerleyemeyen şeyler, tıkanmıştır. Tembellik bir hastalıksa, hastanın ayağına gelmez ki doktor. Sen doktorun ol, bul kendini. Düzelt her şeyi. Anla ailenin değerini.

Yalnızsın... Yalnızsın... Yalnızsın... Yalnızsın...
























Not: Dio hep kalbimde olacaksın hiç unutmayacağım seni.....

Salı, Nisan 20, 2010

Trash Kokusu

Kitaplar bitiyor, festivall bitiyor. Filmler izleniyor. Zaman geçiyor.

Bence trash film yapmanın zamanı geldi gibi. Bir dönem yankı uyandıran "Bekleyiş" filminden sonra yeni bir trash, insanların yüzünü güldürecektir. Zaten ürünler üst üste de çıkmaya başladı. Bir kayıp rüya, bir de emel derken bizim de bir şey sunmamız gerekiyor. HKi Trash Film sunar... Ta ta tam...

"SAKIN UYUMA!"...

BD'lilerin uyutmamazlık yemini, rüyasında karşısına çıkan garip karakterle şekillenirken, uyumaması gerektiğini hatırlıyor. Uyursa ne olur ne biter bu soru işareti... Kötü kahkahalı bir adam... Azrailleşen bir dünya da fantastik bir dünya bizlere sunuyor.

Sanırım uzun süre ilk defa senaryoya bindirdiğim bir film olacak. Belki antreman olur da yazmaya başlarım artık. Çünkü bu duraklama devri yüzünden hayra alamet değil hayatım. Bu bloğu kimsenin okumuyor oluşu bence gayet bir şey. Kendi kendime deliler gibi konuşabiliyorum.

Dudaklarım bu aralar boş. Artık öpüşmek sevişmek istiyorum. Çok boşladım cinsel ve sosyal hayatı. Gerçi sosyal hayal devam ediyor. Diğerini boşladık çok. Neyse iş yapmak da bir nevi cinselliktir.

Havada Trash kokusu var, umarım sıkılmam ve yaparım. Çünkü Trash kaçınılmaz bir tür...

Pazartesi, Mart 29, 2010

Yalnızlık ve Mart Ayları...


Mart ayları genelde benim ilişki aylarımdır. Ya da şubat... Nasıl bir tesadüf anlamıyorum ama ben her daim kediler gibi ilişkilerimi şubat ve mart aylarında buluyorum. Bazen çok eskiden tanıştığım biri oluyor, bazen yeni tanıştığım biri oluyor. Ama oluyor işte...

Bu yıl ise tuhaf gerçekten de, henüz kimse yeni biri olarak çıkmadı karşıma. Sırf ilişki olsun diye de ilişki kurmak istemiyorum ki, bunu daha önce gerçekleştirdiğimde gereksiz bir olay olduğuna karar verdim. Aday yokluğundan bu mart ayında bu gerçekleşmediğine göre ya uzun süre yalnız kalacağım. Ya da artık yeni tarihlerle beraber yeni bir döneme falan giriyorum.

Aslına bakarsanız çok iyi bir işim olsa, bu kadar kızları bayanları dert etmeyebilirdim. Ancak kız arkadaşları insana çok fazla moral sağlıyor. Bu yüzden de insanın gereksinimlerinden biri haline geliyor. Tabii doğanın kanunu da var. Sevişmek bile insanın ihtiyaçlarından biri... Buna paralel olarak da, insan birileriyle tanışmak istiyor. Hatta sevişmek demişken, aklıma herkesle sevişemiyorum maddesi geldi. Neden denilebilir ama sanki içinde duygular olunca daha şehvet ve arzu oluyor işin içinde. Bir de son dönemde kendime güvensizliğim var. Ne olacak benim halim bilmiyorum.

Kafamdakileri mutsuzken toparlayamıyorum, mutluyken de mutluluğa daha fazla zaman ayırıyor insan. Ne olacak benim halim? Fırsatı yakalamışken değerlendirmeye bakacağım artık yoksa yaya kalacağım.

Konumuza geri dönersek, bahar geldi, yaz olacak. O dönemlerde benim için daha da sorunlar artacak ve hormonlar da zirveye oturacak. Bana göre birileri kimler olabilir ki? Aklımda birkaç isim var aslında ama o kişilerle arkadaşım ve ileride gereksiz bozukluklara neden olabilir ve benim hakkımda ne düşünüyorlar onu bile bilmiyorum. Fazla mı çocuğum onlar için ya da erkeksi, ne biliyim şirin, şişko, çekici ya da başka bir tabir. Bunu ben bilemeyeceğim. Ancak işleri riske atıp da onlarla ilişki başlatmaya da çalışmayacağım. Daha önce dedim ve büyük hayal kırıklıkları oldu. Cesaretim yok.

Olacaksa her şey kendiliğinden gelsin. Bir öpücükle mi olur, bakışmayla mı, gülümsemeyle mi onu bilemem.

Bunu zaman gösterecek...



Çarşamba, Mart 24, 2010

Pembe

Gündüzleri insan geceyi hissetmiyor. Gecenin karanlık kısmı, geceleri anlaşılıyor. Gece saklaması gerekirken, saklamamayı tercih ediyor. Açığa çıkan her detay da insanın canını acıtıyor.

Bugün tesadüfen onun pembe saçlarını gördüm. O an dedim ki, biz ayrılsak da kader bizi bir araya getirmeye çalışıyor. Toparlanabilse her şey netleşecek belki de ama yere düştükten sonra kalkamıyor. Bilmiyorum belki de kalkmıyor.

Benim hakkımda ne düşünüyor? Uzak bir ada mıyım onun için ya da her zaman yanında olmak isteyeceği biri miyim bilmiyorum.

Onu gerçekten de özlüyorum. Aklıma ayrılmayan bütünkenki hallerimiz geliyor. O an bana sımsıkı sarılmıştı ve demişti ki; "Hiç bitmeyecek..."

Biteceğini ben açık açık biliyordum o zamanlar, çünkü güzel şeyler uzun sürmezdi. Unutmayı tercih ettim ama işte.

Şimdi ise onu gördüğüm her dakika eriyorum kendi içimde. İçimden bir şeyler kopuyor. Eskiden sımsıkı tuttuğum eller, şimdi sigara kokuyorlar. Benim güzel parçam, artık mavi gözlü İstanbul gibi, tek farkı bizi bağlayan köprü sanki kırık. Ben atlayabiliyorum ama o köprüden atlayamıyor. Bu yüzden de ortada buluşamıyoruz hiç bir zaman.

Akan gözyaşlarından dolan deniz, belki de biz de akıyoruz hayatın içinde.

Metroya koşup yetişmeseydik karşılaşabilir miydik? Bir sonrakini bekleseydik. Zaman bize nasıl oyunlar oynuyor. Belki de Gizem ayaklarını öyle uzatmasaydı, İlhan takılmasaydı ona. Seni göremeyecektim bile, gözüm pembeye takıldı. Özlediğim, benim olan, sadece kalbi benim için atan pembeye. Bir zamanlar atıyordu ama artık atıyor mu?

Gece kanatlarını açmış ve bana mesajlar yolluyor...

O mesaj sen misin?



I don't know you
But I want you
All the more for that
Words fall through me
And always fool me
And I can't react
And games that never amount
To more than they're meant
Will play themselves out

Take this sinking boat and point it home
We've still got time
Raise your hopeful voice you have a choice
You'll make it now

Falling slowly, eyes that know me
And I can't go back
Moods that take me and erase me
And I'm painted black
You have suffered enough
And warred with yourself
It's time that you won

Take this sinking boat and point it home
We've still got time
Raise your hopeful voice you had a choice
You've made it now
Falling slowly sing your melody
I'll sing along

Salı, Mart 16, 2010

Zamanın İzdüşümü




Zaman ne çabuk geçiyor öyle değil mi?

Bugün rastladığım kişi, bu blogun ortaya çıkmasını sağlayan kişiydi. Kocaman mavi güzel gözleri olan bir kız...
Görmedim onu ama kocaman olduğunu iddia etti. Belki de öyledir, bunu bilemiyorum.

Onu düşününce yüzümde kocaman bir tebessüm belirdi. Demek ki bazı insanlar özleniyor. Hayatından ne kadar çıkmış gibi görünseler de, sanki bir paradoksun içindeymişsin gibi peşini bırakmıyorlar.

Bana gülümsedikleri sürece hiç kimsenin hayatımdan çıkması gerektiğini düşünmüyorum. Kendi içimde bencil bir insan olduğumu reddemem. Bu yüzden herkesin sevgisini kutsal buluyorum.

Hayatımın bazı dönemlerinde karşıma çıkan özel insanlar var. O da onlardan biri. Temiz, saf, pek konuşkan olmayan, hayallerinin içinde yaşayan güzel bir kızdı.

Onunla konuşmak güzel geldi bana.


Gerçi onun için de biraz üzüldüm. Benim gibi bir deliye bulaşmayı ikinci kez kim ister ki?

Çarşamba, Mart 10, 2010

Dost


Dostun giderken bencilce yalnız hissediyorsun kendini.
Ona herhangi bir zarar gelmemesini istiyorsun.
Neredeyse her gün gördüğün bir insan, şimdi göremediğin bir insan oluyor.
Yanında rahat rahat üzülemiyorum bile, ben güçlü durmazsam sen nasıl güçlü olacaksın ki?
Ben uzaklardan geldiğim gün demiştim sana, nolur gitme diye.
Şimdi ise gidiyorsun uzaklara.
Kardeşim gibisin ve bu yüzden canımı acıtıyor.
İnanıyorum döneceksin.
Umarım işlerin yolunda gidecek ve en kısa sürede döneceksin.
Ancak kısa süre bile olsa gitme fikrin tüylerimi diken diken yapıyor.
Biliyorum.
Erken döneceksin.
Her şey yolunda gitsin diye dua edeceğim.
Hep yanında olacağım.
Yattığın yatağın altında veya üstünde.
Yürüdüğün yollarda arkandaki sırada.
Yemek yediğin yerde, kolonun arkasında kalan masada.
Daima yanındayım.
Korkma üzülme sakın.
Sen hiç üzülme.
Ben senin yerine üzülürüm.
Sen yeter ki çabuk gel.
Özleyeceğim seni çok fazla "kadim dostum" benim.

Zaman yakında işlemeye başlayacak, ben ise bekleyeceğim...